20 Mart 2017 Pazartesi

Bloglar arası bir güzel röportaj ;)

Herkese Merhabalar :)

Annesinin Prensesinin başlattığı bloglar arası röportaja denk geldiğim anda tabiki dahil oluverdim bu güzel organizasyona...

Bu güzel olayda muhteşem bir kadınla tanıştım. Sevgili  Bol Kahveli bloguyla eşleştim ve oldukça keyifli sorular eşliğinde güzel bir tanışmaya şahit olduk :)

Benim kendisine sorduğum sorular ve cevaplarına buyurun buradan ulaşın :  Bol Kahveli
Bana sorulan sorulara gelince şimdi tek tek cevapları ile yazmaya başlıyorum ;) 

Şimdiden keyifli okumalar dilerim...


1. ilk olarak yurt dışı seyahatine nasıl karar verdin seni yurt dışı seyahatine iten neydi?

İlk yurt dışı seyahatimi üniversiteden mezun olduktan sonra railway biletimi kapıp, 3 aylığına Avrupa seyahatine çıkmak için karar vermiştim. Öncesinde okul ile alakalı gittiğim bir kaç ülke vardı. Ancak tren ile gezme fikri, tam gezginlik bir ruh olduğundan, elimde biletim, sırtımda çantam ile, ilk olarak çizmeden yani İtalya'dan başladım gezmeye. Ve tüm Avrupayı gezdim, ancak İtalya tam bir aşk olarak kaldı bende...


2. Gittiğin yerlerden hangi ülkede yaşamak isterdin?

İlk soruda belirttiğim gibi gözüm kapalı İtalya derim. Ama kuzeyi ve yerde belli : Padova'da... Orada yaşamak tıpkı bir piyano notasından çıkan müzik eşliğinde, havanın o eşşiz kokusu ile dans etmek misali. Aşk yani :)


3. Türkiye mi yoksa yabancı ülkeler de mi yaşamak istersin? 

Ben bir yerde kalıp yaşayabilecek bir ruha sahip olamıyorum ne yazık ki. İstanbul'u özlüyorum gittiğimde. Ama dönünce de burada kalamıyorum. O yüzden Dünya evim diyorum... Hal böyle olunca, sınırlar tabi ki fora ;)


Herkese sevgiler!

Jess



23 Şubat 2017 Perşembe

s’’LOVE’’nya Aşkı-1


Bir zamanlar Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti'ne dahil olan Slovenya 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Ardından 2004 yılında Avrupa Birliği'ne katılan ilk ülkedir. Nüfus olarak yaklaşık 2 milyondur ve bu nüfusun %15’lik kısmı başkent Lübliana’da yaşıyor.

Slovenya Slavca'da "Slavlar Ülkesi" anlamına geliyor. Burada doğan veya yaşayan birine sorduğunuzda; sLOVEnya adında geçen LOVE kelimesi ile, AŞK olarak da anıldığını duymamanız hatta hissetmemeniz neredeyse imkansız burada. Taşlı yollarda birbirine kenetlenmiş çiftleri görünce aşkın ne kadar değerli ve sevginin vermeye ne kadar meyilli olduğunu hissettiğiniz bir ülke oluverir burası. Çoğu yer aşkı anlatır, ama burası aşkı yaşatır diyelim ve gelelim bu güzel ülkeye dair izlenimlerimize :)

Öncelikle başkent Lübliana’ya, Schengen Vizeniz var ise, THY ile direk ve oldukça da ucuz uçuşlar ile (takip edildiğinde gidiş-dönüş 250 TL Civarı) 2-3 günlük, kaçamak nefes aralarında gidebileceğiniz bir yer burası… Hava alanı göreceğiniz en küçük ve minimalize edilmiş hava alanlarından biridir. Şehre oldukça yakındır. Önceden rezervasyon yaptığınız shuttle sistemi ile gideceğiniz ev ya da adresin kapısına direk 10 Euro karşılığı bırakılma lüksü içinde olmak paha biçilemez elbette ;) Ama rezervasyonunuz yok ise ek bir araç hep bulunmakta ve aynı şekilde varış noktanızın adresini şoföre sunduğunuzda yarım saat 40 dakika içinde merkezde hatta evinizdesiniz demektir… Ayrıca otobüs firması da bulunuyor. 7 Euro ile otobüs ile tren istasyonunun orada iniyorsunuz ve bu demek oluyor ki merkezdesiniz. Çünkü şehir küçük, hatta bir uçtan bir uca yarım saate yürürsünüz bile :) Ben kalacak yer için burada da AirBNB kullanıyorum. Çünkü oldukça yaygın. Şehir merkezinde ev ya da oda konusunda şanslı alternatifler sunan bir yer burası. Evi seçerken tren istasyonuna yakın seçerseniz hem merkezden kopmamış oluyorsunuz hem de otobüsler buradan kalktığı için sabah erken saatlerde çevre illere giderken rahat etmenin keyfini çıkartıyorunuz ;)

Tabi ki direk tarihi merkezde olan iyi 3-4 otel de bulunmaktadır. Bunlardan önerebileceklerim arasında hava alanı servisi bulunan; Grand Hotel Union Business ( http://grandhotelunion-ljubljana.h-rez.com), Central Hotel (http://www.centralhotelljubljana.com ), Best Western Premier Hotel Slon ( https://www.bestwestern.com ). Daha uygun alternatif olarak; City Hotel Ljubljana ( https://www.cityhotel.si/ ) ve www.booking.com üzerinden ulaşabileceğiniz birçok hotel ve hostel grubu da yer almaktadır.

Otelinize ulaştığınızda zaman kaybetmeden kendinizi taşlı ve dolambaçlı yollara atacağınıza eminim ;) Slovenya iklim açısından soğuk ve yağmurlu. Dolayısıyla gideceğiniz zamanı tercih aralığınıza göre belirlemek en doğrusu. Amma velakin ben burayı kışın da sevdim. Soğuk, karlı ama hala aşk dolu! Yani bir kere burada Julian Alpleri var! Doğanın merkezi… Kışın ya da yazın dağ sporları her daim yapılmakta. Kışa uygun kayak sporları elbette mevcut. Hatta 1 saat aralıkla kaçacağınız alternatifler de mevcut. Tabiki yazın ve baharın güzelliği arka plana itilemez. Amacınız yürümek, gezmek ve dolaşmak olunca en güzel mevsim bahar aylarında nisan ortası ve mayıs, ya da yaz aylarında olmakta. Lübliana’nın yanında, Koper, Maribor, Piran, Kranj, Bled, Bohinj, Portoroz, Postajna,Ptuj gibi muhteşem yerler yanında komşu ilkelere yakınlığı dolayısıyla; Zagreb ve Trieste gibi turistik yerlere gidebilme imkanına sahipsiniz. Slovenya’nın resmi dili Slovence olmasına rağmen; İtalyanca oldukça yaygın konuşulmakta ve İngilizce herkes tarafından ileri düzeyde biliniyor. Yemekler açısından da İtalya, Avusturya ve Hırvatistan’dan etkilenmesi yüzünden karışık bir menü servisi sunmakta. Ama ağırlıklı olarak etçil beslenme tipi görüldüğü söylenebilir.

Ülkenin başkenti- İstanbul’dan direk uçuşu gerçekleştirdiğiniz- Lübliana, küçük ama oldukça güzel bir şehir. Kulağınızda Indila - Dernière Danse çalarken, hafif rüzgar eşliğinde kendinizi taşlı yollardaki karelerin sayısını sayarken bulursanız; Lübliana’dasınız demektir…  Buradan birçok rotaya ulaşacağız, ama ilk hedefimiz şehir içi…





Lübliana denince akla ilk gelen şey Ejderha Köprüsü oluyor. Şehrin Ljubljana Nehri’nin iki kısmına kurulmuş olması ve tepede bir de kalesinin olması ilk göze çarpan kısımlardan. Toplamda 3 adet köprü var ve bunlara 3 kardeş köprüler de deniyor. Bunlardan ikisi trafiğe açık, diğeri sadece yayalar tarafından kullanılıyor. Ejderha Köprüsü’nün efsanesine gelince; vakti zamanında Yunan kahramanlardan Jason, Kral Aites ile savaşıp onu yendikten sonra, aşık olduğu kadın ile güneye gitmeye karar verir. Güneye giderken Ljubljana’ya geliyor ve nehrin kıyısında onu dev bir ejderha bekliyor. O’da ejderha ile savaşıp, onu öldürdükten sonra buraya yerleşen ilk insan oluyor :) Bundan sebep köprünün iki yanında metalik yeşil renkte dragon heykelleri bulunuyor. Efsane böyle olsa da şüphesiz Slovenyalı Mimar Joze Plecnic’in başarısı yadsınamaz. Kendisi Prag ve Viyana’da da birçok eser ve baş yapıtın imzacısıdır…


Köprüden çıkınca kendinizi Presen Meydanı’nda buluyorsunuz. Presen Slovenlerin şairidir. Milli şair olması sebebiyle de heykelin yüzü bir binaya bakmaktadır. Yani Wolfava sokağındaki 4 numaralı eve… Burada da bir kadın büstü kendisine doğru bakıyor. Zamanında sevgilisine, yani Julija’ya okuduğu şiirleri anımsatmak adına heykeller bu şekilde yerleştirilmiştir. Yani her şey AŞK için ;) Presen’in sırtını verdiği Red Church diye anılan Fransız Francinkansa Kilisesi de şehre müthiş bir renk ve hava katmakta. Gün batımlarında, şehrin fotolarında kırmızı bir çiçek gibi göz kırpar vaziyette sizi bekliyor olacak…

Meydandan 2 taraflı yol boyunca hangi yöne giderseniz gidin bol bol kafeler ve renkli dükkanların canlılığına şahit olacaksınız. Yani iki kıyıda cıvıl cıvıl. Pazar günleri nehrin kıyısında kurulan antika pazarı ise beni benden alan yegane nokta :) Vaktiniz olursa uğrayın derim ;) Buraya gelirken önemli buluşma noktası olan Carniolan Çeşmesini de görmüş olursunuz. Bu noktada WİFİ ücretsiz, bir dipnot ekleyelim… Sağa doğru kıvrılan sokakta siyah renkte görülen bina şehrin kütüphanesi. Siyah renkte olmasının tabiki bir anlamı var… Kitaplara ulaştıkça aydınlanmakta içerisi. Ne diyelim yolumuz hep kitapla dolu ve hep aydınlık olsun… Burada belediye binası ve Katedralde görülüyor. Barok tarzı ve güzeldir… Zaten orta çağ barok tarzı şehre hakim. Belkide zamanında İtalyanların burayı istila etmiş olması da etkili olabilir…

Burası oldukça güvenli bir ülke. Suç oranı yok seviyede olduğundan dolayı, dışarıda 1 polis dahi göremezsiniz. Gece 3’te çıkıp yürüseniz, hiçbir güvenlik korkusu yaşamadan yerinize ulaşıyorsunuz.   Bundan dolayıdır ki bu ülkede resmi ulaşım aracı olan OTOSTOP caiz olmakta ;) Diğer yazımda bununla alakalı bilgileri de paylaşacağım…


Şehri gezmenin en güzel yolu kesinlikle bisiklet kiralamak. Hem ucuz hem rahat… Öncelikle istediğiniz bisiklet noktasından alıp, şehir içindeki istediğiniz noktada bırakabiliyorsunuz. Kayıt ve daha fazla bilgi için: http://en.bicikelj.si adresinde ön formu doldurup gerekli bilgileri okumanız yeterli ;)


Ljubljana Kalesi’de mutlaka görülmesi gereken yerlerden… Zaten kuş bakışı şehri göreceğiniz bir noktada. Şehrin her köşesinden görülmekte… Buraya yayaların kullandığı çok keyifli bir yoldan çıkabileceğiniz gibi, teleferik ile de 5 Euro karşılığı sizi havalara uçurmaya yetiyor. Sağlığınız el veriyor ise biriyle çıkıp, biriyle inin ki iki kısmın da keyfini sürün ;) Kale 12. Yy da inşa edilmiş ve buranın ilk kent merkezi orasıymış. İçeride 3D bir de tanıtım filmine denk geleceksiniz. Şimdiden keyifli izlemeler...

Gezilmesi gereken bir diğer önemli yerler arasında Metalkova ve Tivoli Parkı yer almakta. Öncelikle park çok büyük bir alanda ve şehrin içinde olması sebebiyle Slovenya’nın neden 2016 yeşil alan ödülüne layık görüldüğünü açıkça anlatıyor. Park girişinde Çağdaş Sanat Müzesi’nin önünde bir tank da göreceksiniz. Parkta yürüyüş parkurları, basketbol sahaları ve tenis kortları bolca bulunuyor. Buradaki herkes yeşili, yani doğayı koruyor. Keyifli bir sabah yürüyüşü için ideal noktadır...





Metalkova ise asi gençliğin parti alanı olarak meydana çıkmış. Zamanında orduya ait olan bu yeri, asi bir gençlik duvarlarına grafitiler çizerek, farklı konseptler ile parti alanına çevirmişler. Şuan da gençlerin parti ve eğlence alanı olarak kullanılmaktadır. Kesinlikle görmeniz gereken yerler arasında. Vaktiniz olursa da gece de görün derim ;)

Gece demişken tüm kafelerde saat 24.00 sonrası alkol yasak. Bu yasak marketlerde 21.00’da başlamakta… Bundan önce istediğiniz yerde oturup, keyif yapabilirsiniz. Union ve Lasko biraları fazlaca tüketiliyor. Alkol oranlarını sorup seçmenizi tavsiye ederim ;) Manzaralı bir yer isterseniz 10 numara adlı mekan tam size göre…

Buranın mutfağı başta belirttiğimiz gibi çevre ülkelerden oldukça etkilenmiş… Örneğin Avusturya’nın elmalı turtası, İtalya’nın risottosu gibi birçok ürün yelpazesi tanıdık gelecek. Vejeteryan bir kişi için ne yazık ki uygun olan çok az yer var. Kraski prsut(İtalyan yemeği), Struklji ve Idrian Zlikrofi (Hırvat kökenli patetes köftesi), Jota gibi yemekler efsanelerden. Ama restoranlar oldukça pahalı… Buranın en güzel keki Potika’dan yemeden dönmeyin derim :)

İlginç bir olay da; sadece kahve  istediğiniz de Türk Kahvesi getirilmektedir. Farklı kahveler için belirtmeniz gerekir…

Sonraki yazıda çevre yerlere doğru keşfe devam…

Şimdilik herkese sevgiler…

Jess


30 Kasım 2016 Çarşamba

Venedik Günlükleri 2 : Ye, Sev ve Dua et…



'' Ye, Sev ve Dua Et '' üçlü notası ile, elinize pusula misali haritasını çizen bir şehirde tabiki aşk ve aşka dair yaşanmış çizgiler mevcuttur. Kimi alınlara nakşedilmiştir, kimi bir dua ile avuç içinize serilir, kimi ise yağmur ile asırlar öncesinden süregelen bir rüzgar olup teninizi okşayıverir… Bende alnımı okşayıp, yol haritasını çizen narin yağmur damlalarıyla avucumu şenlendirip, Ahlar köprüsünde el açıyorum… Kim bilir belkide efsane doğrudur diye bir dilek tutup, Fondaco dei Turchi, başka bir deyişle Türk Hanı’na doğru yola çıkıyorum. Büyük Kanal’da, San Marcuola İstasyonu’nun hemen karşısında, 13. yy’da Giacomo Palmier tarafından inşa edilmiş bir saraydır burası. 1381 yılındaysa Venedik Cumhuriyeti tarafından Ferrara Marki Niccolo II d’Este için satın alınmıştır. Ardından adından da anlaşılacağı üzre 18 ve 19. yüzyıllarda ise burada bulunan Osmanlı nüfusuna hizmet etmiştir ve Türk tüccarları tarafından kullanılmıştır. Yapı Bizans ve Venedik’in asıl mimari yapısı olan Gotik tarzda yapılmıştır. İki sıra kemerli bir cephe içermektedir.  Türk tüccarlarının bu sarayı ticaret merkezi olarak kullanmaya başlamalarından sonra, binaya bir cami ve hamam inşa etmişlerdir. Böylece sarayın mimarisini kısmen değiştirmişlerdir. Ayrıca 1860-1880 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları esnasında sarayın üst kısmına kubbe biçimde eklemeler yapılmış, çatı görünümü değiştirilmiş ve iki yakasında kuleler yükseltilmiştir. Restorasyon sonrasında Türk Hanı olarak bilinen saray, günümüzde Museo di Storia Naturele (Doğa tarihi müzesi) olarak kullanılmaktadır. 



Venedik’te Gotik tarzda inşa edilen diğer bir önemli saray ise 9. Yy da inşa edilmiş olan Palazzo Ducale’dir. Saray Venedik Düka'larının köşküdür. Aslında Venedik Cumhuriyeti’nin yüksek yetkilisi Doge’un evi olan bu sarayın asıl inşa amacı şatodur. Buradan Venedik Cumhuriyetini yönetilmiştir. Birçok kez yangınlar çıkmış ama yıkılıp tekrar yapılmıştır. 1923 yılında müzeye dönüştürülen yapı günümüzde Fondazione Musei Civici di Venezia’ya bağlı olan 11 müzeden biridir. Porta della Carta (Kağıt kapısı) 15. yüzyıldan kalma bu gotik parçalardan biridir. Bu adın verilmesinin nedeni Doge’un emirlerinin buraya asıldığının düşünülmesidir. Ziyaret güzergahı üstünde Altın Merdiven görülebilir. Düklerin odalarında çeşitli sergiler ziyaret edilebilir. Jacobo Bassano imzalı Kenan’a Dönen Yakub ve Veronese imzalı Europe’nın Kaçırılışı eserleri de Palazzo Ducale’nin mücevherlerindendir. Elçilerin kabul edildiği Sala del Collegio, önemli kararların mekanı Sala del Senato, toplantı odası Sala del Consiglio die Dieci ve daha birçok önemli nokta ziyarete açık durumdadır.

Birde meraklılarına dip not; Casanova’nın 500 yıllık hücresini ve çatı kısmını görüp onunla geçmişe doğru uzun bir yolculuğa çıkıp, hatta sizi ikna ederse; ki muhtemelen edecektir; buradan onunla birlikte kaçabilirsiniz :))) Burası San Marco Meydanında olduğundan gezilecek kısımlarda ön sıraya eklenebilir. Ancak mutlaka ya detaylı bir araştırma ile gezin ya da rehber eşliğinde ziyaret edin derim ;)





Büyük Kanal’ın tam karşısında parıldayan Santa Maria Della Salute Bazilikasıdır. Yarışma yapılarak dizayn edilmiştir ve aslında hala önemi büyük bir kilisedir. 17. yy’da Venedik halkının üçte ikisinin vebadan ölmesinin ardına yaptırılan Veba Kiliselerinden bir tanesidir. Meryem anaya ithaf edilerek inşa edilmiştir. Barok sitili ile yapılan kilisenin mimarı yarışma ile seçilmiş olup, Venedik Senatosu tarafından 66 kabul, 2 çekimser ve 29 karşıt oyla kilisenin dizayn yetkisini 26 yaşındaki Baldassare Longhena olmuştur ve ölümünden önce tamamlanmıştır. Ayrıca, 21 Kasım günü yılda bir defa olarak Meryem Ana'nın tanıtım festivali olarak Festa della Madonna della Salute olarak bilinen bu festivalde, vebadan kurtuluşa bir şükran borcu olarak San Marco meydanından kiliseye saflar halinde yürünür. Bu olay Büyük Kanalı özel olarak dubalar ile hazırlanmış olan köprü üzerinden geçilerek yapılır ve bu Venedik'te hala önem arz eden ziyaretlerdendir.
Saraylardan devam ederken  Büyük kanalda Ca’D’Oro ‘yu yani Altın Evi atlamak tabiki olmaz. Tam ismi Palazzo Santa Sofia’dır.  Büyük Kanal’daki en eski ve en güzel saraylardan biri olarak kabul edilir. Duvarlarının yaldızlanması ve krom rengi kaplı olması dolayısıyla Ca' d'Oro yani Altın Ev olarak bilinir. Saray 1428 ve 1430 yılları arasında Contarini ailesi için inşa edildi, bu aile 1043 ile 1676 yılları arasında Venedik'e, sekiz Venedik ve Cenevoza dükası sağladı. Seçilme üzerine, her bir yeni düka kendi sarayını terk etti ve Venedik ve Cenova Dükası Sarayı'nda ikametgah yeri aldı. Ca d'Oro nun mimarları Giovanni Bon ve onun oğlu Bartolomeo Bon'du. Bu iki heykeltıraş ve mimarın işi Venedik'te Gotik mimariyi örnek teşkil ettirmekti. Bu mimarlar, Venedik ve Cenova Dükası Sarayı ve özellikle Porta della Carta ile onun anıtsal heykeli Solomon'un yargısı ile en iyi şekilde biliniyorlardı. Ca' d'Oro nun Büyük Kanal üzerindeki ön tarafı Bon'un Venedik çiçeksel gotik stili tarzında inşa edildi. Venedik Gotik stili dış görünüşte Bizans Mimarisidir. Ca' d'Oro'nun giriş zemininde bulunan sütünlu kısım ile kanaldan doğruca giriş salonuna geçilir. Bu sıra sütunlar üzerinde balkonla çevrili olan ana salonun bulunduğu birinci kat yer alır. Bu balkondaki sütunlar ve kemerler Korint sütun başlığına sahiptir. Bunun üzerinde bulunan katta da daha küçük dizaynda tertip edilmiş balkon bulunur. Sarayı basitçe tarif etmek gerekirse, Orta Çağ kilisesi ve İslam Fas mimarisi mabedi arasındaki köprü gibidir. 1797 yılında cumhuriyetin çöküşünü takiben, saray birkaç defa sahip değiştirdi. 19. yy’da bir dansçı tarafından satın alındı ve iç avludaki gotik merdiveni kaldırdı ve ayrıca avluya bakan çok süslü balkonları tahrip etti. 1922 yılında saray, onun son sahibi tarafından vasiyetle devlete geçti. Saray halen bir galeri olarak halka açıktır. İçerisinde birçok resim ve Rönesans heykeltıraşlarının çalışmalarını görebilirsiniz.
Venedik’te en önemli müzelerden biri olan Accedemia Gallerie ise gezilecek yerlerin başında gelmektedir. Accademia köprüsü altında bulunan ve 1750’li yıllarda resim, heykel ve mimari okulu olarak kurulan yapıdır. Kuruluş amacı, Venedik’i de Firenze, Milano, Bologna gibi resmi sanat merkezlerinden biri haline getirmektir. Günümüzde Accademia Gallerie’de Tiziano’dan Pieta, Mantegna’dan Aziz George, Tintoretto’dan Aziz Markos’un Kaçırılışı gibi ünlü eserler görülebilir. Kısacası tam bir sanat şöleni yaşatmaktadır. İlgililerine duyurulur ;)

Zamanında Venedik cumhuriyetinin yahudileri yolladığı Venedik Gettosu da önemli yerlerden biridir. Günümüzde Venedik’te yer alan en fakir yerlerden biridir. 

Venedik Ca’ Rezzonico Sarayı’da, Venedik’te kanalın sağ kıyısında yer alan oldukça güzel bir saraydır. Saray zamanında Bon ailesi tarından kullanılan bir evmiş. Sarayın en büyük özelliklerinden biri de yüzyıllarca önemli insanlara ev sahipliği yapmıştır. 

Venedik Frari Santa Maria Gloriosa Bazilikası da Venedik’te gezilecek önemli bazilikalardan biridir. Bazilikanın içerisinde oldukça değerli heykeller ve resimler yer almaktadır.

Venedik Santa Maria dei Miracoli Kilisesi başka bir deyişle Mermer Kilise, Rialto köprüsünün yakınında küçük bir 15. yüzyıldan kalma bir kilisesidir. Bu kilisenin diğer adının mermer kilise olmasının nedeni ise duvarlarının renkli mermerle kaplı olmasıdır. Listeye eklenecek yapılardandır…

Venedik Ca’ Pesaro Sarayı’da burada önemli bir yere sahiptir. Saray 1710 yılında Gian Antonia Gaspari tarafından tamamlanmıştır. Saray günümüzde Venedik modern sanat müzesi olarak kullanılmaktadır. 

Venedik Chiesa di San Zaccaria Kilisesi’de 15. Yy dan kalma en güzel ve özel Rönesans kiliselerindendir. Mutlaka görülecekler listesine eklenmelidir.

Venedik Chiesa della Madonna Dell’Orto Kilisesi de 14 yüzyıldan kaşan önemli bir yapıdır. İçeride Meryem Ana ve Bir Çocuk heykeli bulunduğundan ziyaret amacını özel kılmaktadır.
Venedik Santi Giovanni ve Paolo Kilisesi ise farklı bir yönden önemlidir. Kilise Venedik’in en büyük kiliselerinden biri olmasının yanında, bir çok kralın cenaze töreninin burada yapılmış olması kiliseyi bir mabet alanı yapmıştır. İçerisinde 25 adet kral mezarı yer almaktadır. 

Bol bol köprüler kurup, gülümsemeler ile gününüzü ısıtacağınız bir şehrin kalbinde, kalp ritminizi arttıran anıların birikmesi tabiki kaçınılmaz…  Çünkü ilk başta dediğimiz gibi sebepsiz aşık olmuş hissine kapılıp, sessizce size göz kırpıp kendine çeken sokaklarda eskitiyorsunuz adımlarınızı… Geçmişin içinde geçmiş oluyorsunuz bir nevi… Siz arkanızdan sessizce yaklaşan, maskeli bir yüzün ardına sığınmış Casanova’yı araya durun, ben bir sonraki yazıda ne yeriz ne içeriz onu hazırlayayım;)

Sevgiler ;)

Jess

29 Kasım 2016 Salı

Venedik Günlükleri 1 : Denizin Kulağında sessizce söyleniyor şarkılar...



M.Ö. 10.yy’la dayanan; Gel-gitlerin, denizin kulağına yavaş yavaş yok oluşunu anlatan bir şehir burası aslında. Tuvaller ile renklerin aşkına şahit olan, yüzlerce ressamın fırça darbelerinin sureti ile adını düklere adayan bir nota gibidir. Birbirinden kanallar ile ayrılmış 118 adanın, Adriyatik denizinde yüzen bir gondoludur çizmenin ardına sığınan...





‘‘Venedik batıyor’’ söylemden öte bir gerçek. Her yıl 2mm civarında batmaktadır. Muhtemeldir ki biz yok oluşunu görmeyeceğiz, ama yine de en kısa zaman diliminde görmek için sebepler arasına yazıp, soluğu orada da içimize çekebilmek adına bir neden olsa gerek ;)
Venedik, Veneto Bölgesi’nin başkentidir. Şehirde Treviso ve Marco Polo olmak üzere iki hava limanı bulunmaktadır. Uluslararası uçuşlarda ‘’Marco Polo’’, Avrupa arası uçuşlarda ise Treviso Havaalanı kullanılmaktadır. Kaptığınız bir bilet ile İstanbul’dan direk uçuş ile yaklaşık 2.30 saat sonra, Deniz Kulağı ya da başka bir deyişle Lagoon bataklığı boyunca uzanan, Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasına kurulu bu güzel şehre ulaşabiliyoruz. Güler yüzlü ve sıcakkanlı insanların ‘’Buongiornooo’’ diye seslenerek sizi karşılaması da mıknatıs özelliğinin bir yansıyış şeklidir. Mıknatıstır çünkü, bir kez gidince, bir nefes çekince artık bağımlısı olacaksınız demektir ;) Uçaktan inince küçük bir havalimanı ile karşılaşsanız da , Venedik büyük duygulara gebe olacak tek şehirdir belki de yeryüzünde. Sebepsiz aşık olmuş hissiyatı ile sokaklarında dolaşacağınızın baştan teminatını imzalayıp, şehre adım atabilirsiniz…

Havaalanından Venedik’e ulaşım için öncelikle nereye gideceğinizi iyi bilmeniz gerekir. Burada ulaşım için taxi harici 2 yol vardır. İlki Veneto bölgesinde sıkça kullanılan ACTV’nin otobüsleri, diğeri ise Alilaguna’nın botlarıdır. Marco Polo Havaalanı-Venedik arası ulaşımın birinci tercihi otobüslerdir ki direk havalimanı çıkışında bulunmaktadır. Çıkışın, Exit B’nin yakındaki Line 5 hattı sizi çizmenin ardına sığınan kısımdan alıp, direk lagünün üzerine yapılmış olan yol (ki tek yoldur) vasıtası ile 20 dakika gibi bir sürede Venedik adasına getirecektir. Otobüslerin varış durağı, adanın en batısında sayılabilecek Piazzale Roma’dır ki aynı zamanda tren istasyonunun da merkezidir burası. Burada Venedik içi ulaşımın da başlangıç noktasıdır. Artık Venedik’tesiniz ve Venedik’in asıl ulaşım aracı olan vaporettolar ile dilediğiniz yere gidebilirsiniz :) Venedik’in içinde gideceğiniz belirli bir yer var ise otobüs hatlarından kendinize uygun olanı da seçebilirsiniz. Rota ve bilgiler için; tren istasyonunun önündeki information noktasından bilgi edinebilir ve kalacağınız süre boyunca kullanabileceğiniz biletlerinizi de edinebilirsiniz. Ki Venedik kart bunun için en uygun olanıdır. Bununla ücretsiz kullanabileceğiniz ulaşım hatları ile ziyaret edebileceğiniz birçok Kilise ve Galaride bulunmaktadır. Kalacağınız yer daha çok ucuz olduğu için tercih edilen Mestre Bölgesi ise, havaalanından otobüsler ile direk gidebiliyorsunuz. Bunun için kalacağınız otele göre, ACTV’nin 4, 15 ve 45 nolu otobüslerini kullanabilirsiniz. Böylece Mestre veya tren istasyonuna gidebilirsiniz. Diğer bir yol ise ilk bahsettiğimiz Alilaguna’nın botlarıdır. San Marco Havaalanı’ndan kalkan üç tane Alilaguna botu var. Bunlar Linea Blu, Linea Arancio ve Linea Rossa; ki ulaşım haritalarında B, A ve R olarak gösterilmektedirler. Alilaguna hatları ile ilgili daha detaylı bilgiye; ''  http://www.alilaguna.it/en/lines/line-timetables ''   sitesinden ulaşabilrisiniz. Otel veya gitmek istediğiniz yerin konumuna göre detaylı bilgiyi alarak, hattınızı seçebilirsiniz… Kalınacak yer açısından Mestre Bölgesinde ucuz oluyor dense de, hemen hemen aynı fiyatlara Venedik’in kalbinde kalabileceğinizi not edin ve araştırın derim. AirBNB ve Booking yeterince yeterli sitelerdendir. Özellikle otel fiyatlarına stüdyo daireler de bulabileceğinizi unutmayın derim ;)

Çizmenin ucundan, denizin kulağına, başka bir deyişle lagona ulaşınca; artık dükler ile el ele verip, köprülerde aşklara şahit olup, maskeli yüzler ardına gizli suretler ile karşılaşmaya başladınız demektir… Ayrıca bu yıl, 11 ila 28 şubat arasında, karnavala gelirseniz; kim bilir belki beraber dans bile ederiz ;)





Venedik’te gezilecek yerler arasında ilk sırada San Marco Meydanı vardır. Burada San Marco Bazilikası ve Çan Kulesi (Torre dell’orologio ) meydanın en önemli yapılarındandır. Bu tarihi yapılar Venedik İmparatorluğunun varlığını ve gücünü göstermektedir. Meydan Venedik’teki en alçak noktalardan biri olduğundan,  Ekim ve Mart ayları arsında meydana ulaşım yüksek dalgalar nedeniyle mümkün olmayabiliyor. Ama benim gibi Venedik için köprü ve sokakların hakkını vererek geziyorsanız hiçbir engeliniz yok demektir J San Marco Meydanı tarihi koluna takmış, size gülümseyen bir kraliçe gibi aslında. Günümüzde  meydanda yapılan çeşitli festivalleri, protestoları ve renk katan güvercinleri görebilirsiniz. Manastır bahçesi olarak tasarlanıp, yapılmıştır. Ancak sonra Venedik’in dini ve politik merkezi haline gelmiştir. Etrafında şık restoran, kafe ve dükkanları görebilirsiniz. Bir soluklanma anına denk gelen, ‘’doppio espresso’’ da farzlardandır J Dışarıdan ihtişamı ile selama çağıran ve altından mozaikler ile bezenmiş San Marco Bazilika’sı 3 ana bölümden oluşmaktadır. Alt kısımda beş kemerli mermer sütunlar görülebilirken, üst kısımda ilahiyat ve kardinal ve savaşçı azizler heykeller, vardır. Orta kapının üstünde muhteşem Romanesk kabartmaları mevcuttur. Girişte kıyafet kontrolleri ve kısıtlamalarının yanında, sırt çantası ile gezilmesi, video ve fotoğraf çekilmesi de yasaklar arasındadır. İçeride yaklaşık 10 dakika kadar bir süre harcanmaktadır ve ilk giriş ücretsizdir. Yukarıdaki müze ve eşsiz manzarayı izleyebileceğiz yerler ücretlidir; ancak totalde düşük bir fiyattır. Üstümüzde şort veya kısa etek benzeri kıyafetler yok ise, emanete çantanızı bırakıp direk girebiliyorsanız. Uygun kıyafetiniz yok ise ufak bir ücret karşılığı örtü alabiliyorsunuz. Giriş kapısının üstünde iki resim bulunmaktadır ve Aziz Marco'nun naaşının Mısır'dan kaçırılışını anlatmaktadırlar. 828 yılında, San Marco'nun naaşı, Mısır'ın İskenderiye şehrinde bulunuyor. İtalyanlar naaşı almak isteseler de, ne yazık ki Araplar izin vermiyor. Venedik tacirleri, naaşı dilimlenmiş domuz etlerinin arasına koyup, kontrol edilmeden geçirmeyi sağlıyorlar. Ve bu yolla Venedik'e getiriyorlar. İçeride bulunan bronz atlar ise, dördüncü haçlı seferi sırasında getiriyorlar (İstanbul, Venedikliler tarafından yağmalanıp alınıyor). Bu bronz atlar şu anda en önemli sanat eserleri arasında yer almaktadır ve orijinali müze bölümünde yer almaktadır. Buranın karşısında, 9. yy da inşa edilen, Campanile di San Marco yani St. Mark Çan Kulesi, 97 metre yüksekliği ile şehirdeki en yüksek yapılardan birisidir. 1900lü yılların başında nedeni bilinmeyen bir sebepten dolayı çökmüştür. Sonra yeniden inşası tamamlanmıştır ve turistik ama için kullanılmaya başlanmıştır. Hala yan yatmaya başlamasının önüne geçilememiştir. Nedeni malum Venedik’in tüm yapılarında olduğu gibi, aslında bir yok oluşun çanının sesidir.  Manzarası ve Katedral kubbesini seyre dalabileceğiniz muhteşem bir noktadır. Kule tüm meydana hakim bir kartal misalidir. Zamanında Goethe’nin de ayak bastığı yerden, meydanı izlemek de ayrı bir zevktir ;)

Havadan izlerken, 13. Ve 18. Yüzyıldan beri etrafında oluşturulan 170 bin yapı ile ‘’S'’ şeklinde bir kıvrım oluşturup, dans eden bir kadın izlenimi veren Grand Canal yani Büyük Kanal göz kırpar size. Buranın en önemli yapılarındandır. Zira Venedik içi ulaşımın ana dergahıdır J Saint Mark Basin’den başlayıp, Santa Lucia tren istasyonu yakınlarında biter. Yaklaşık 4 metre uzunluğunda ve etrafındaki yapılara ve doğal koşullara göre genişliği de 30 ila 90 metre civarında değişmektedir. Derinliği ise yaklaşık ola olarak 5 metre civarındadır. Trafik özel botlar, su otobüsleri, su taksileri ya da meşhur gondollar ile sağlanmaktadır.Gondol seyehati turistlerin ilklerinden olup, şarkı söyleyerek Venedik tavaf edilmektedir. Ben her nekadar yürüyüp, ylları eskitmeyi tercih etsem de, ömrünüzde bir kere yapılması gerekenler listesindedir. Kanal üç köprüden oluşmaktadır. Bunlar; Ponte Delgi Scalzi, Rialto ve Ponte dell’Accademia. Bu tarihi köprülerin yanına Calatrava adı verilen yeni bir köprü de eklenmiştir.  Kanallar o meşhur Venedik fotoğraflarının mabet yeridir tabiki unutmadan ekleyelim ;) Burada yılda bir kez “Regeta Storica” adı verilen bir organizasyon yapılır. İnsanlar eski kıyafetleri girerek o günleri yad ederler…  Önümüzdeki yıl 3 eylülde yapılacaktır. İlgililerine duyurulur…

Antonio da Ponte tarafından 1602 yılında, beyaz kalkerden inşa edilen, Ponte Dei Sospiri yani “Ahlar Köprüsü” olarak bilinen bir köprü vardır ki hikayesi de ilginçtir. Seyre daldığınızda binlerce mahkûmun karanlığa gidişini görürsünüz… Burada, mahkum edilenler bu köprüden son kez geçerek hapse girerlermiş. Efsaneye göre Venedik’e son bir bakış mahkumlarda iç çekişe neden oluyormuş. Köprüye bu isim, 19. yy’da, Lord Byron tarafından verilmiş. Köprüde yer alan pencerelerden de çok küçük bir alan görülmektedir. Başka bir efsaneye göre, bu köprünün altında, güneşin batışında öpüşen çiftlerin aşklarının sonsuz veya ölümsüz olduğu inancı da vardır. Ayrıca burası Palazzo dele Prigioni ve Palazzo Ducale’yi birbirine bağlamaktadır.





 Köprüler ile birbirine göz kırpan bir tarihin kokusuyla beraber; nefes nefese soluduğunuz haritaya siz de göz kırparken, dinlenmek için bir duvar dibine yaslanıp, elinizde pizza dilimi ile vapurettaları seyre dalmayı da ihmal etmemek gerekiyor…

 Hadi soluklanalım ve yarına gezimize kaldığımız yerden devam edelim…

Sevgiler Efenim ;)



13 Ekim 2016 Perşembe

Aşkın Başkenti : VERONA

'' Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde / Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı / Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı…''  der Juliet i anlatırken Romeo. Nefestir aslında, ölümle gelmiş olan ama ölümsüzleşen aşkı satırlarında. Ve bu satır aralarına gizli binlerce duygunun vücut bulduğu bir aşkın, izdüşümüne denk gelir Verona… Gökyüzünüzü oluşturan o sevgi yıldızlarının avuç içlerinize düşüp, kendinizi ortaçağ aşklarının ortasında bulduğunuz efsanevi bir gemidir aslında… Tıpkı ruhunu geçmişe kilitlenmiş güzel bir kadın gibi; Ama kalbini şimdiye bahşetmiş aşık bir şehir misali…

Verona, kuzeydoğu İtalya'nın, Veneto bölgesinde alan küçük ve şirin bir yerdir. Çok popüler bir şehir olmamasına karşın, kuzey-doğu İtalya'nın en önemli turizm merkezlerinden de biridir. Bunun başlıca nedeni kültürel birikimi, mimarî ve tarihi eserlerinin çekiciliğidir. Yaz aylarında Klasik Romalılardan kalma antik Arena’da verilen opera konserleri ve tiyatrolar ise tek kelime ile enfestir! Verona'da bulunan tarihî binaların değerleri ve önemleri dolayısıyla Verona şehri Unesco Dünya Mirasları listesine dahil edilmiştir.

Verona'nın havadan çekilmiş fotografları şehrin Antik Romalı şehir planlama kurallarına uyarak birbirine dikey olarak kesişen sokaklardan oluştuğunu açıkca göstermektedir. Yapılan arkeolojik araştırmalar bu yollar altında Romalı yollarının bazalt taşlı kaplamalarının değişmeden bulunduğu bunun da kanıtıdır.
Şehire ayak bastığınız ilk yer Bra Meydanı'dır. Buraya giderken, o tarih kokan kapıdaki saat kulesine göz kırparak girdiğinizde, bir sesin; '' Zaman eskise de, Verona hala genç ve güzel bir kadın... '' dediğini duyarsınız. Ardından; '' Hadi gez burayı… Sonra bir gün sevdiğin adamın kap elini ve yine gel! '' şeklinde fısıltıları ile her yolun aşka çıktığını anlarsınız… Çünkü Aşkın başkentidir burası! Yollarında içtiğiniz efsaneler ile sarhoş olup, bu büyü ile tekrar tekrar bağlanacağınız bir yerin, Romeo ve Juliet'in mabedidir…
Şehire hava alanı ve demir yolu ile ulaşım oldukça basittir. Zira cidden çok yakın ;) Trenden inince, dışarıda bulunan otobüslerden, ‘’Centro’’ yazana bindiğiniz anda Arena’da iniyorsunuz. İndiğiniz şeritte bulunan turist bilgi alma noktasından haritanızı kapıp, gerekli rotaları ve görmeniz gereken yerleri öğrendikten sonra ver elini Verona ;)


İlk olarak yolun karşısında sizi selamlayan Arena’yı seyre dalıyorsunuz. Collesium'a benzer bir yapıyı görünce kendinizi bir anda Roma’da hissediyorsunuz. Burası dünyadaki 3. büyük amfidir ve yaklaşık 1 asırdır aralıksız olarak düzenlenen Opera Festivali’ne ev sahipliği yapan Verona’nın en önemli yapılarındandır. Mazisi ise 1. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Arena 15.000 kişiye ev sahipliği yapabilecek kapasitededir. Bende daha önceki gelişimde, bir konsere denk gelip, bu müthiş havayı tatmıştım. Şiddetle tavsiye ederim! Bura aslında ilklere de ev sahipliği yapıyor. Örneğin, Giuseppe Verdi’nin meşhur Aida’sı tarihte ilk kez bu Arena’da sergileniyor. Önemli konserlerin olduğu zamanlarda biletler aylar öncesinden tükenmektedir. O yüzden biletler satışa sunulur sunulmaz rezerve yerinizi cebinize koymanız gerekmekte. Çünkü biletler, neredeyse bir yıl önceden satılıyor. Eskiden operaya giden yerliler en şık kıyafetlerle gelirlermiş buraya. Şıklık yarışının da boy gösterdiği bir arenaymış aslında. Opera sonrası Bra meydanında oyunla ilgili kritikler yapılır, arenadan çıkan oyuncular hep birlikte alkışlanırmışlar. Duvarlarında Roma’daki gibi Gladyatör kanı bulunmasa da, kapıda sizinle fotoğraf çektirebilecek Gladyatörler eksik olmamakta ;)


Bra Meydanı demişken oradan da bahsedelim. Bra büyük, geniş anlamına gelen breit kelimesinden geliyor ki Bra Meydanı Verona’nın en büyük meydanıdır. Bu meydan Rönesans döneminden günümüze kadar gelen tarihi yapılara ve Verona’nın en ünlü ve değerli yapısı Arena’ya da ev sahipliği yapıyor. Arena’nın karşısında kalan kısmında ise cafe ve restoranlar bulunuyor. Meydan Via Giuseppe Mazzini caddesinden Piazza Erbe meydanına da çıkmaktadır. Mazzini Caddesi aslında 19. yy’la kadar depo ve kışla ile dolu bir yer. Ancak aşırı yağmurlardan dolayı bataklığa dönüşünce yerin tamamen mermer ile kaplanmasına karar veriliyor. Pembe mermerler ile kaplanıyor. Verona pembe mermeri ile de meşhurdur. Trafiğe kapatılan bu alanda artık depolar da yok. Cadde tamamen alış evriş yapacağınız dükkanlar ile süslenmiş… Buradan Erbe Meydanına doğru geçiyorsunuz. Burası Roma İmparatorluğu döneminde forum olarak, yani önemli işlerin görüldüğü alan olarak kullanılırmış. Bra meydanına göre daha küçük olmasına karşın, sakin ve güzel bir yer :) Bizi karşılayan bir düğün davetinden dolayı burada çok zaman harcayamadık. Gelin ve damada yürekten mutluluk dileyip, sokaklardan kaybolmak üzere iç kesimlere doğru süzüldük… Ortaçağdan kalma bir şehir olduğundan kuleler görmeniz aşikar. Zenginlik ve güç anlamına gelen uzun kulelerden günümüze sadece birkaç tanesi ulaşabilmiş. Bu kulelerden en uzunu 1172 yılında Lamberti ailesi tarafından yapılan Lamberti Kulesi’dir. Kulede 2 adet çan bulunmakta. Bunlardan Marangona yangın çıktığında, sanatçılar için iş saatleri sona erdiğinde ve saat başı çalarken, en büyük çan olan Rengo ise cenazelerde ve savaş zamanlarında çalınıyormuş. Lamberti kulesine çıkmadan avlusundan geçeceğiniz Capitano Sarayı’nı da görebilrisiniz. Yalnız her zaman açık olmadığını da belirtelim. Rotanızı, yazının başındaki satırlar gibi kendisine çeken, Casa Di Romeo yani Romeo ve Juliet’in evine doğru çevirdiğinizde, rengârenk kilitler ve binlerce minik kalp içine yazılmış isimler ile süslenen duvarları göreceksiniz. Yazının başında da dediğimiz gibi, Verona Shakespeare’in ünlü kahramanları Romeo ve Juliet ile ünlü bir şehir. Öyle ki hiçbir yer Juliet’in evinin bahçesi kadar kalabalık bulamazsınız. Via Cappello’da bulunan evin giriş duvarlarında artık isim yazacak yer kalmamış. Boydan boya yazılarla dolu bu duvar önünde fotoğraf çektiren aşıklar ile dolu. Biraz daha ilerleyince Juliet’in tarihi 13. Yüzyıla dayanan evini görüyorsunuz. Evin bahçesinde Juliet’in heykeli var ve heykelin etrafı inanılmaz kalabalık. Fotoğraf çektirmek isteyen insanlar kuyruk halinde. Bremen'deki mızıkacılar gibi buradada, herkes elini heykele dokundurarak fotoğraf çektiriyor. Juliet’in sağ göğsüne dokunmak şans getiriyormuş meğer :)

                                               



Romeo ve Juliet'in birbirine düşman iki ailenin çocuklarının aşkını içerimesi ve ölüm ile ölümsüzleşmesi buranın en çekici efsanesi. Hikaye gerçek de olsa, kurgu da olsa yansıttığı aşk iliklere kadar hissediliyor. Ki orada gerçek olduğuna dair söylentilerde boy gösteriyor :) 
Ardından Santa Maria Kilisesi, Pietra köprüsü, San Pietro Tepesine doğru yola koyuluyorsunuz. Sokakları o kadar güzel ki, kaybolmamak içten değil. Şehir nehir ile 2 kısma ayrıldığından köprüde bolca fotoğraf çektirip müzelere doğru yola koyulmak kaçınılmaz oluyor…
Burası 1 günde gezilecek kadar küçük, hiç unutulmayacak kadar özel bir şehir. Aşkın tohumlarını serpiştirmiş bir ortaçağ, gökyüzü ile güneşini içinize seren bir Verona var burada… Bahçelerinde ve parklarında enfes dondurması ile serinleyeceğiniz, bisikleti ile şehre dalıp, kilise ve bazilikalarında soluklanacağınız, Romeo ve Juliet’e selam edip ardına aşık olacağınız bir şehir…

Verona… 
Tıpkı ruhunu geçmişe kilitlenmiş güzel bir kadın… Ama kalbini şimdiye bahşetmiş aşık bir şehir…
Kapısından girdiğinize göre, şimdi sıra sizin hikâyenizde ;)





Sevgiler!

9 Eylül 2016 Cuma

İstanbul...


Teoman çalıyor uyandırma müziğimde… İstanbul’da sonbahar diye mırıldanıyor sabahın ilk cemreleriyle… Sonbaharın en güzel mevsimi. Işıkların açılarının gösterdiği henüz 7… Bambaşka bir şehirde açtım yine gözlerimi. Burnuma her zamankinden daha fazla gelen espresso kokuları. Buogiornooo segnorinaaa diye selamını çakan karşı komşu… Benimse aklımda Teoman’ın diliyle İstanbul…

Sanki salına salına eriyorum sokaklarında. İçim rengarenk bir Gökkuşağı gibi. Güneş sessiz sedasız doğsa da, aslında aynı sevecenlikle göz kırpıyor her toprağına yine şuanda biliyorum.  Yakaladığım ilk metro ile Galata’nın dibine gidip usulca yürümek isterdim haritanda. Elimde elin kadar sıcak kahvem ile tavaf ederek İstiklal’ ini. Bilirdim, sonunda vaftiz olan bir bebek gibi arınırdım özleminden ve sığınırdım içine; tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi, en derininden… Taş kaldırımdan köstekli, onca zaman eskitmiş saatlerinin üzerinden geçerdi adımlarım.  Pusulamda kalabalığının içinde zamana dair şahitlik öykülerinden birini sıkışırdın yine… Kiliselerinden yükselen ilahiler, Camilerinden çağıran Ezanlar ile ruhumun Rönesans’ı gibi dolardın içime… Cihangir'inde serin serin gazozunu yudumlar, Karaköy’ün balık kokan köpründen selamlardım güverteleri… Eminönü’nün hiç azalmayacak sanılan kalabalığıyla bitiriverirdim yalnızlığımı bir anda… Az ilerde bir nefeslik Ayasofya ile çıkardım zaman yolculuğuna! Bir içim suluk Sultan Ahmet’i anlatırdım eski zamanlara. Sıcak yaz zamanlarımın teneffüs arası olurdu yine Sarnıcın... Her şeyin ama her şeyinle benim olurdum şimdi. Avucumun içinde yoğrulmaya hazır nazlı bir bebek gibi... Karşı kıyında sırtına Galata’yı yükleyen Kız Kule’nin, Kadıköy’ünün, Üsküdar’ının, Çengelköy’ünün dürbünü oluverirdim bir anda anlatırken seni onlara…

Çok uzağım şimdi zamanına… Nazlı nazlı kanat çırpıp, boğaza sığınan bir martının gözüyle bakmak isterdim şimdi sana İstanbul. Binlerce yabancı elden denizine sığınan özlemlerin ya da ufacık bir simit diliminin kokusunun denizinin kokusuna yenilişine aldırmadan dudaklarında ve yanaklarında susamları kalan bir çocuğun diliyle anlatmak isterdim seni. Onun ellerinden çıkıp martılarının gagalarına geçit olan ulaşılmaz merhamet ile bakmak isterdim sana bir dakikalığına da olsa. Vapurlarının yüzlerce kez usanmadan deniz ile dans edişine şahit olan gökyüzü gibi sarmak isterdim içime seni. Her gün yeniden yazıp, yeniden aşık olmak isterdim ben sana…


Bilmiyorum kaç gün batımı biriktirmeli özlememek adına seni… Bildiğim tek şey, özleminle, nefretinle, aşkınla, sevginle, her şeyin ile çırılçıplak karşında yüreğim… Sen sus ben seni dinleyeyim… Yakınında iken yakan, uzağında iken acıtan bir ağrı gibisin… Bilirim hem yaraların sebebi, hem de yara bantlarının ta kendisisin… Nefessin İstanbul! Alınan ve aldıkça sarhoş olunan… Bir adım atınca uçurum olan, uzaktan yar gibi görünen...Yine de özlenenin ta kendisisin...

Sevgiler...

5 Eylül 2016 Pazartesi

Roma Günlükleri 4


Selam olsun Vespasianus!


Güneşin Roma’ya en cüretkar olduğu zaman dilimindeyim… Zamanında Roma Dönemi bir güneş saatinin üstünde: "Serius est quam cogitas" ; yani  "Vakit sandığından da geç" yazarmış. Ara sokaklardan birinde, taş kaldırımların arasından akan yüzlerce saatin  tik takları gibi akıyor zaman yine avucumdan… Geç kaldığım bir günün sabahında, elimde sesi ile ritim tuttuğum paralarla gülümsedim yine Roma’ya. Bozuk paralara bakarken 5 centlerin ardına basılmış Colosseum’u görünce dayanamayıp kocaman bir selamı devrin imparatoru Vespasianus’a yolladığım gibi gözlerimi kapatıp, aslında kan kokan bir tarihe doğru yola çıktım…




Üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hala çekiciliğini koruyan bu yapıya yaklaşmaktayım… Zamanın tersine giden bir yolda, kum saatini çevirip, gözümü Vespasianus’un gözünden görmek için, efsaneye giden bir bileti çoktan kaptım.  Roma Forum’un hemen doğusunda yükselen ve karşımda yıkıntılar arasında uzayan bir kuyruk, aklımda yüzlerce yılda, binlerce insanın kanıyla harcını oluşan bu eşsiz yapı... Evet Colosseum’un yamacında, aklımın iplerinde inceden uzuyorum masal diyarı bu yola…


Burada önceden İmparator Neron’un sarayı varmış. Ölümünden sonra uzun yıllar savaşlar yaşanmış ve saray yıkılmış. Arkasından gelen imparator Vespasion, Colosseum’u işte bu sarayın bulunduğu alana inşa ettirmiş. İnşaat 10 yıldan fazla sürmüş. Vespasianus tarafından MS 72 yılında yapımına başlanıp, MS 80 yılında Titus döneminde tamamlanıp, ardından yapılan değişiklikler Domitian hükümdarlığı zamanına dayanmaktaymış. Bugün modern Roma'nın en çok turist çeken yerlerinden biridir. Açılışında 100 gün ve gece süren oyunlar ile 5 bin hayvan ve yüzlerce insan kurban edilmiş. Mimarı ne yazıkki bilinmiyor. Hatta iddialara göre Titus, kendisinden sonra bir daha böyle ihtişamlı bir yapı yapmasın diye mimarı hayvanlara yem olarak vermiş! Yapı, 50 bin kişilik ve 80 kapılı devasal bir arenadır. İçeriden tahliyenin birkaç dakikada yapılmasına olanak verecek şekilde tasarlanmış olması da devrin mimari gelişmişliği açısından aslında önemli bir olgudur. Roma mimarisinin en iyi örneklerinden birisi olan bu yapıdaki farklı sütunlar zamanında Rönesans mimarlarına fazlasıyla ilham vermiş. Günümüzdeki boşluklar ise demir boşluklarıdır. Nedeni o dönelerde demir pahalı olduğundan ötürü, buradaki demirler sökülüp, silah yapımında kullanılmış. Oturma düzeni tabiki o dönemin önemli bir alanını kaplayan, toplumsal sınıflara göre tasarlanmıştır. Soylular en önde, köleler ise en arkada oturacak şekilde birbirlerinden ayrılmışlardır. İddialara göre köleler, soylular alana gelmeden onların yerlerine oturup, ısıtırlarmış…





Colosseum deyince şüphesiz aklımızda canlanan Gladyatörler olmaktadır. Bir devrin efsaneleri… Genç kızların evlenmek için can attığı o ulaşılmaz güçteki adamlar… Şüphesiz etki alanına girdiğiniz şey ‘’GÜÇ’’ olmakta. Ki bu güç sizi bile infaza götüren, güç ile savunmasızlık zırhı taktıran bir aforizma olduğu kesin…

Zamanında burada 2 farklı dövüş yapılırmış. Gladyatörlerin dövüşmesi ve Gladyatörler ile vahşi hayvanların dövüşmesi… Yırtıcı hayvanlar arena altındaki galerilerde günlerce bekletilir ve arenaya salınmadan önce kızgın demirler ile dağlanarak daha da vahşi olmaları sağlanırmış. Galeriden salınan vahşi hayvanlar ile savaşacak Gladyatör mortal yani ölüm denen kapaktan çıkarılır, ardından yaşam denen kapaktan da vahşi hayvan serbest bırakılırmış.  Binlerce kişinin çığlığı arasında vahşi hayvan Gladyatörü yakalayıp yemeye başlarmış. Eğer bu dövüşü kazanan Gladyatör olursa ona bir kılıç armağan edilirmiş ve bu onun buradan çıkış bileti sayılırmış. İsterse kalıp öğretmenlik yapabilir, isterse de özgürlüğüne adım atıp mesleği bırakabilirmiş. İşin ilginci o dönemde çoğu Gladyatör kalmayı tercih ediyormuş… Öğleden sonraları yapılan dövüşler; insan insana olan dövüşlermiş. Burada kaybeden kişi, imparatorun başparmağını havaya yahut yere doğru çevirmesiyle hayatta kalır ya da son darbeyi alarak yaşamını yitirirmiş. Böylelikle kazanan, bir sonraki dövüşle hayatını imparatorun parmaklarının arasına teslim etmiş sayılırdı. Ölüm için savaşan gladyatörler bir gece önce şereflerine verilen yemekte aileleri ile bir araya gelir, vasiyetlerini açıklarmışlar.

Bunca acı kanın aktığı bu arena şüphesiz günümüzde farklı bir yaklaşım ile dünyaya mesajlar vermektedir. Kullanıldığı 450 yıldan fazla binlerce kişinin can verdiği bu arenada, dünyanın herhangi bir yerinde idam cezası kalktığında ışıklar bir hafta süresince gece gündüz açık bırakılıyor. Yani antik Roma’da ölümün iksiri olan bu yapı, günümüz İtalya’sında ölüm cezasının karşısında dikilen yüzlerce gladyatörden duvarın simgesidir...




Sizde bu efsanevi yapının önünde, bir zamanların cassanovaları olan Gladyatölerden biriyle fotoğraf çektirip, barışın imgesine dönüşen bir coğrafyada bulunmanın tadını çıkarabilirsiniz… Kanlı bir tarihte olsa bu güzel yapının fikri mimarı Vespasianus’a selam etmeyi de unutmayın! Malum bir devrin sarayının üstüne kurulan bir yapının muhakkak ki koruyucularından biridir ;)


Sevgiler…